dünyanın yedi eski harikası...
Keops Piramiti
Sanıldığının aksine Giza Piramitleri'nin üçü de dünyanın yedi harikası listesine dahil değildir. Piramitlerden sadece Keops Piramidi bu listeye girmiştir. Keops Piramidi, 4. Hanedanlık zamanında M.Ö. 2560 yılında Firavun Khufu (Keops) tarafından yaptırıldı. Yapımının 20 yılı aştığı sanılmaktadır. Piramit yapıldığında 145,75 m. yüksekliğindeydi. Yapıldığından itibaren 43 yüzyıl boyunca dünyadaki en yüksek yapı olarak kayıtlara geçmiştir. Keops Piramidi ilk inşa edilen olmasına rağmen dünyanın yedi harikası arasında günümüzde ayakta duran tek yapıdır.
| Gerçek boyutunda görmek için tıkla! |
Babil'in Asma Bahçeleri
Çorak Mezopotamya çölünün ortasında, ağaçlar, akan sular ve egzotik hayvanların bulunduğu çok katlı bir bahçedir. Coğrafyacı Strabo'nun 1. yüzyıldaki tanımına göre: "Bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehri'nden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya doğru akıyordu" Milattan önce 7. yüzyılda Babilonya kralı Nebukadnezar tarafından yaptırılmıştır. Söylentiye göre Nebukadnezar bu yapıyı sıla hasreti çeken karısı Semiramis için yaptırmıştır. Semiramis Medes kralının kızıdır. Söylentiye göre Mezopotamyanın düz ve sıcak ortamı onu bunalıma itmiş, kral da karısının hasretini sona erdirmek için yapay dağların olduğu, suların aktığı yemyeşil bir bahçe yaptırmıştır. Bu yüzden bazen Semiramis'in asma bahçeleri olarak da anılır.)
Babil'in asma bahçelerinin günümüze gelen kesin izleri yoktur. Fakat, bölgede araştırma yapan arkeologlar, Babil'deki sarayın kuzeydoğusunda görünüşü garip olan temel ve tonozlar buldular. Bunların Babil'in Asma Bahçelerine ait olduğu düşünülmektedir. Babil'in Asma Bahçeleri, klasik yazarlar tarafından ayrıntılı bir şekilde tanımlanmıştır. Günümüzde bu tanımlara göre çizilen resimler bulunmaktadır.
| Gerçek boyutunda görmek için tıkla! |

Zeus Heykeli
Zeus Heykeli M.Ö. 450 yıllarında, adına olimpiyat oyunları düzenlenen Tanrıların kralı Zeus için, Olimpiyatlar'a ismini veren Olimpia'da yapılmıştır. Zeus Heykeli, bir tahta iskelet üzerine altın, fildişi ve metal parçalar yerleştirilerek Partenon'un içinde yapılmıştır. Heykelin oturduğu taban 6,5 m. genişliğinde ve 1 m. yüksekliğinde, heykelin kendisi ise 13 m. yüksekliğindeydi. Olimpiyat oyunları 391 yılında Theodosius I tarafından putperestlik olarak değerlendirilip sona erdirilince, Zeus Tapınağı da kapatıldı. Heykel, zengin Yunanlılar tarafından Constantinople’ye taşınmıştı ve 462 yılındaki büyük yangında yok olana dek orada kaldı. Bugün temelleri , birkaç yıkılmış kolon ve enkaz tüm kalıntılarıdır.
| Gerçek boyutunda görmek için tıkla! |

Artemis Tapınağı
Artemis Tapınağı'nın temelleri milattan önce 7. yüzyıla kadar gitmektedir. Tanrıça Artemis'e ithafen yapılmıştır. Tamamiyle mermerden oluşuyordu. Lidya kralı Croesus tarafından yaptırılan yapı, Yunan mimar Chersiphron tarafından tasarlanmıştı ve dönemin en büyük heykeltıraşları Pheidias, Polycleitus, Kresilas ve Phradmon tarafından yapılmış olan bronz heykellerle süslenmişti. Tapınak hem bir pazaryeri, hem de bir dini müessese olarak kullanılıyordu. Artemis Tapınağı M.Ö. 21 Temmuz 356'da adını ölümsüzleştirmek isteyen Herostratus adlı bir Yunanlı tarafından yakıldı. Aynı gece Büyük İskender doğmuştur. Büyük İskender Anadolu’yu fethettiğinde Artemis Tapınağı’nın yeniden yapılması için yardım teklif etmiş fakat, bu reddedilmiştir.
| Gerçek boyutunda görmek için tıkla! |

Rodos Heykeli
32 metre yüksekliğinde, demir ve taşla desteklenmiş bronzdan yapılmış bir heykeldir. Rodoslular tarafından Güneş Tanrısı Helios'a ithafen yapılmıştır. Yapılışından yok oluşuna kadar yalnızca 56 yıl geçmesine rağmen, Rodos Heykeli dünyanın yedi harikasından biri olmayı başarmıştır. Bunun en büyük sebebi, devasa bir heykel olmasının yanısıra Rodos adasındaki insanlar için beraberliğin simgesi olması idi. Rodos Heykeli’nin yapılması tam 12 yıl sürmüş ve heykel M.Ö. 282 yılında bitirilmiştir. Liman girişinde bulunan heykel M.Ö. 226 yılında bir deprem sonucunda en zayıf noktası olan dizinden kırıldı. Rodoslular, Firavun Ptolemy III Eurgetes’den restorasyon için yardım teklifi aldılarsa da, bir kâhine başvuruldu ve yardım reddedildi. Neredeyse 900 yıl boyunca heykel harabe halinde kaldı. 654 yılında Araplar Rodos’u istila ettiler. Heykelden kalanları Suriyeli bir Yahudi’ye sattılar. Söylentiye göre bütün parçaları Suriye’ye 900 devenin sırtında taşınmıştır.
İskenderiye Feneri
Tehlikeli kıyı şeridi boyunca gemicileri yönlendirmek amacı ile İskenderiye kenti kıyısındaki Faros (Pharos) adasında yapılmıştır. Proje Büyük İskender'in komutanları Ptolemy Soter zamanında M.Ö 290 yılları sonunda başlamış, ölümünden sonra oğlunun hükümdarlığı zamanında bitirilmiştir. Şehrin batı limanında bulunan fener yaklaşık 166 m. yüksekliğindedir. Sadece harikaların değil bugüne kadar yapılmış fenerlerin de en yükseğidir. Gemicilik için güvenli bir ortam sağlamak isteyen Yunanlı tüccar Sostratus tarafından finanse edilmiştir. Fener’in en gizemli yanı, gündüzleri bile güneş ışığını denize yansıtmak amacı ile tasarlanmış cilalı bronz aynalarıydı. Geceleri ise aynaların önünde ateşler yakılıyor, böylece aynanın yansıttığı ışık gece yaklaşık 50 km. mesafeden görülebiliyordu. Yapı bir dizi depreme kadar bozulmadan kaldı. Fakat depremler ve doğal şartlar sonunda çöktü. Üst kısmı 955 yılında bir deprem ve fırtınada kopan fenerin gövde kısmı da 1302'de başka bir depremde çöktü. En sonunda 1480 yılında Memlük Sultanı Kait-bay tarafından fenerin olduğu yere yapılan bir kalede malzemeleri kullanılmak üzere tamamen yıkıldı.
| Gerçek boyutunda görmek için tıkla! |

Mausoleum
Mausoleum, Kral Mausollos için karısı ve kız kardeşi tarafından yaptırılmış bir mezar. Bodrum civarında yapılmış ve yapımı M.Ö. 350 yılında tamamlanmış. Tabanın üstünde kenarları heykellerle süslenmiş basamaklı bir podyum bulunuyordu. Altınla süslü su mermerinden yapılmış lahit ve mezar odası, podyumun üstünde bulunuyordu ve iyonya tarzı kolonlarla çevrilmişti. Sıra sütunlar, yine heykellerle süslenmiş bir piramit çatıyı destekliyordu. Dört tane savaş arabasıyla çekilen bir savaş arabası heykeli ise piramidin tavanını donatıyordu. Mausoleum’un toplam yüksekliği 45 m. idi. Mausoleum’un her tarafındaki 4 heykelin her birini bir heykeltıraş yapmıştı. Bu heykeller, tanrıların değil de insanlar ve hayvanların heykelleri olmasından dolayı tarihte özel birer yer tutarlar. 16 yüzyıl boyunca Mausoleum iyi bir durumda korundu. 15.yy da Haçlı Seferleri sırasında St.John şövalyeleri bölgeye geldiler ve bugün Bodrum Kalesi olarak geçen büyük bir kale yaptılar. Bu kalenin yapımında Mausoleum’un nerdeyse bütün taşları kullanıldı.
Kalıcı Bağlantı
istatistiklerle dünya kupası tarihi
İstatistiklerle Dünya Kupası tarihi
Gerd Müller, 14 golle Dünya Kupası tarihinin en golcü oyuncusu ünvanını sürdürüyor. Finallerde en hızlı golü 11. saniyede Hakan Şükür kaydetti. Macar Laszlo Kiss, 7 dakikada attığı 3 golle en hızlı hat-trick yapan futbolcu. En farklı galibiyeti El Salvador'u 10-1 yenen Macaristan elde etti. İşte rakamlarla dünya kupası.
Müller'i, Fransız Just Fontaine (13), Brezilyalı Pele ve Ronaldo (12'şer), Alman Jürgen Kilnsmann ve Macar Sandor Kocsis (11'er), Arjantinli Gabriel Batistuta, Perulu Teofilio Cubillas ve Polonyalı Grzegorz Lato, İngiliz Gary Lineker ve Alman Helmut Rahn (10'ar) golle takip ediyor.
Jairzinho (Brezilya 1970) ve Ghiggia (Uruguay 1950) finallerinde her maçta gol atmayı başaran futbolcular oldular.
Vava (Brezilya 1958 ve 1962), Pele (Brezilya 1958 ve 1970) ve Breitner (Batı Almanya 1974 ve 1982) iki değişik Dünya Kupası finalinde gol atarak tarihe geçtiler.
EN HIZLI ATILAN GOL TÜRKİYE'NİN
Şu ana kadar yapılan turnuvalarda en hızlı gol Türk futbolunun vazgeçilmezlerinden Hakan Şükür'e ait.
Galatasaraylı golcü futbolcu Hakan, Güney Kore-Japonya 2002 finallerindeki üçüncülük maçında ev sahibi ülkelerden Güney Kore'ye 11. saniyede gol atarak, bir ilke imza attı.
Macar Laszlo Kiss, El Salvador'a karşı İspanya-82'de 7 dakika içinde 3 gol atarak en hızlı “hat-trick” yapan oyuncu unvanını elde etti.
GÜNEY AMERİKA VE AVRUPA DÜELLOSU
17 kez düzenlenen Dünya Kupası'nda, Güney Amerika ve Avrupa takımları toplam 187 kez karşılaştı.
Karşılaşmalarda Güney Amerika 78, Avrupa 66 galibiyet alırken, 43 maçta berabere tamamlandı.
EN'LER
Turnuvalarda en farklı galibiyeti İspanya-82'de El Salvador'u 10-1 yenen Macaristan elde etti. Diğer farklı galibiyetler ise şöyle:
Macaristan-Güney Kore: 9-0 (1954)
Yugoslavya-Zaire: 9-0 (1974)
İsveç-Küba: 8-0 (1938)
Uruguay-Bolivya: 8-0 (1950)
Almanya-Suudi Arabistan: 8-0 (2002)
Bugüne kadarki finallerde 16 kez maçların sonuçları penaltılarla belirlendi. Sadece 1994 ABD'de, Brezilya ile İtalya arasındaki final maçı penaltılara kaldı. Penaltı atışları sonucunda Brezilya kupaya uzanmayı başardı.
MATTHAUS'UN ÖZEL UNVANI
Almanya'nın efsanevi futbolcularından Lothar Matthaus Dünya Kupası finallerinde en fazla maç oynayan oyuncu oldu.
“Panzerler”in yıldız futbolcusu Matthaus 25 kezle finallerde en fazla maç yapan futbolcu ünvanını elde etti.
EN GOLLÜ MAÇLAR
1954 yılındaki finallerde Avusturya, İsviçre'yi 7-5 yenerken, bir maçta 12 ile en fazla gol atılan maç oldu.
Bu karşılaşmayı, 11 golle Brezilya-Polonya (6-5, 1938), Macaristan-Batı Almanya (8-3, 1954), Macaristan-El Salvador (10-1, 1982) ve 10 golle Fransa-Paraguay (7-3, 1958) izledi.
EN ÇOK İZLENENLER
En çok seyircinin geldiği maç 1950 yılındaki Dünya Kupası'nda Brezilya ile Uruguay arasındaki final maçı oldu. Maracana Stadı'ndaki final karşılaşmasını 199 bin 854 kişi izledi.
17 Dünya Kupası'ndaki 644 maçı, toplamda 27 milyon 768 bin 280 kişi (maç başına ortalama 43 bin 118 kişi) takip etti.
En çok izlenen Dünya Kupası 3,5 milyon kişiyle (ortalama 68 bin 991 kişi) ABD-94 oldu. Brezilya-1950 ise 60 bin 773 kişilik ortalamasıyla 2. sırayı elde etti.
KIRMIZI KARTLAR
İspanya-82 öncesinde hiçbir kupada 5'in üzerinde kırmızı kart gösterilmedi.
İtalya-90 ile birlikte kırmızı kartlarda patlama yaşanırken, Fransa-98'deki finallerde toplam 22 kırmızı kart çıkarıldı. Bu nedenle 1998 finalleri en utanç verici kupa olarak anıldı. Brezilya ve Arjantin 9 ile en çok kırmızı kart gören takımlar oldu.
1950 ve 1970 yıllarındaki finallerinde hakemler hiç kırmızı kartlarına başvurmadı.
5 turnuvada, 7 kırmızı kart gören Kamerun sıralamada 3. sırada yer aldı. Kamerun'da, şu anda Galatasaray forması da giyen Rigobert Song 2 kez atılan (1994 ve 1998) tek futbolcu olarak tarihe geçti.
Türkiye ise katıldığı turnuvalarda sadece 2 kez kırmızı kart gördü. (A) Millilerde K.Hakan ve Alpay kırmızı kartla oyun dışında kalan oyuncular oldular.
Kırmızı kartların yıllara göre dağılımı ise şöyle:
1930: 1
1934: 1
1938: 4
1950: 0
1954: 3
1958: 3
1962: 6
1966: 5
1970: 0
1974: 5
1978: 3
1982: 5
1986: 8
1990: 16
1994: 15
1998: 22
2002: 17
derlemedorLeon
kendinizi kokoloji ile keşfedin... soruları yanıtlayın...kim olduğunuzu öğrenin
Bir Japon psikoloji profesörü, Isamu Saito oturmuş psikolojinin prensiplerinden faydalanarak “KENDİMİZİ KEŞFETME” oyunu hazırlamış.
Aslında bu biraz da eğlenceli hale getirilmiş bir "psikoloji testi".
Prof. Saito'ya göre yaptığı iş, pek çok kişi için gerektiğinden fazla ürkütücü olan bu testi, eğlenceli bir hale dönüştürmek.
Yani psikolojik testten, psikolojik bir oyun üretmek!
Rissho Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Saito'nun "Kokoloji adını verdiği bu oyun, ülkesi Japonya'da kitap olarak yayımlanınca tam 4 milyon adet satmış.
Daha sonra Amerika ve Avrupa'da da büyük ilgiyle karşılaşmış.
Şimdi bu ilginç profesörün oyunu Türkiye'de yayımlanıyor.
Cevaplarınızın neyi ifade ettiğini en alta yazdım. Önce adım adım testin sorularına yanıt veriniz. Sonra da cevaplarınızı karşılaştırınız.
1- Çok nadir bulunan bir taşı bulmak için dağa tırmanmak üzere yola çıkıyorsunuz.
Dağ hakkında neler düşünüyorsunuz?
2- Sonunda aradığınız taşı buldunuz.
Ne tür bir taş ?
Taşın değerini tanımlayın.
3- Bir safari parkındasınız, yolu takip ederek otlakta ilerliyorsunuz. Birden bir dişi ve bir erkek aslanın büyük parçalar halinde çiğ etleri koparıp yediklerini gördünüz.
Ne düşünüyorsunuz?
4- Yıllardır kimsenin ayak basmadığı eski bir binadasınız ve yerin altına doğru inen bir merdiven keşfettiniz.
Aşağıya doğru kaç basamak indiniz?
5- Derken; karanlığın içinden birinin sesini duydunuz.
Bu kişi yavaşça ağlayıp inliyor mu ?
Yoksa sizinle mi konuşuyor?
6- Yolda yürürken kapalı, siyah bir evrak çantası gördünüz. Etrafta kimsecikler yok ve sahibinin adını görmek için çantayı açtığınızda içinden bir tomar para döküldü.
Bu olaya nasıl tepki verirsiniz?
1. Aaa bu benim şanslı günüm
2. Eyvah şimdi ne yapacağım
3. Bunu düşünmek için zamana ihtiyacım var
4. Tanrı bunu bana bir hediye olarak yolladı
7- Külkedisi masalındaki yakışıklı prens, camdan ayakkabınızı çirkin üvey kız kardeşinizin ayağında denerken siz de oradasınız ve ayakkabı üvey kız kardeşinizin ayağına uyuyor.
Bu kötü sürprize nasıl tepki verirsiniz?
8- Bir çilek bahçesine girdiniz. Çilekleri yemeye başladınız.
Kaç tane çilek yediniz?
9- Çileklerini çalmakta olduğunuz çiftçi ortaya çıktı ve bağırmaya başladı.
Kendinizi savunmak için ne dediniz?
10- Tüm olanı biteni bir kenara bırakıp söyleyin, çileklerin tadı nasıldı?
EVET ŞİMDİ CEVAPLARINIZI KARŞILAŞTIRABİLİRSİNİZ.
1- Dağ hakkındaki düşünceniz; babanızın, sizin gözünüzde nasıl biri olduğunu gösterir.
2- Taşı tanımlayan sözleriniz; kendi değeriniz hakkında hissettiklerinizdir.
3- Verdiğiniz tepki; hayatınızda ilk kez porno film gördüğünüzde verdiğiniz tepkiye eşittir.
4- Terk edilmiş binalar ve yer altı odaları, gömülmüş anıları ve eski psikolojik yaraları sembolize eder.
Az sayıda basamak inenler, geçmişten daha az etkilenen insanlardır.
Çok basamak inenler, içlerinde derin yaralar taşırlar.
5- Kendisiyle konuşan bir ses duyduğunu söyleyenler; eski acılarını bir madalya gibi göğüslerinde taşırlar.
İnleme sesi duyduğunu söyleyenler; zor zamanlarını yalnız geçirmiş kişilerdir.
6- Bu; sizin bir gün çok çekici biri tarafından teklif alırsanız, vereceğiniz tepkiye eşittir.
7- Bu durumda vereceğiniz tepki; gerçek hayatta eşinizi çalmaya kalkışan birine karşı vereceğiniz tepkiye eşittir.
Sabırlı olmak bilgelik belirtisidir. Ama zaman zaman insan, kendisine ait olanı elinde tutmak için savaşmalıdır.
8- Çaldığınız çilek sayısı, aşık olduğunuza inandığınız kişi sayısını gösterir.
Bir tane yedikten sonra durduğunuzu söylediyseniz, aşk hayatında sadık birisiniz.
İki haneli sayılarla cevap verenleriniz ise libidolarını frenlemeyi düşünmeliler.
9- Bu sözler; kimsenin bilmesini istemediğiniz ilişkiniz duyulacak olursa, söyleyeceklerinize eşittir.
10- Çileklerin tadı hakkında söyledikleriniz; ilişkiniz hakkında düşündüklerinize eşdeğer.
yugoslavya'nın parçalanma süreci...değişen sınırlar
Tarihsel miras “etnik” çekişme ve “kültürel” çeşitlilik tarafından karakterize edilen Balkanlar’da, Yugo-Slav (Güney-Slav) nüfuslarının birlik hareketi, 19. yüzyıl başlarında ortaya çıktı. İlkin, Osmanlı’ya isyan niteliğinde beliren hareket, zamanla güçlendi ve I. Dünya Savaşı’ndan (1914-18) sonra zaferini kesinleştirdi. Yugo-Slav devleti; Karadağ’ın SIRBİSTAN’a katılmasıyla oluşan “ilk” birliğe, Avusturya-Macaristan egemenliğinden kurtulan Hırvatistan, Slovenya ve Bosna-Hersek’in eklenmesiyle gerçek oldu.
I. Dünya Savaşı başladığında, Sırbistan Krallığı ve Karadağ Prensliği, Avrupa’nın siyasi coğrafyasında yerlerini almışlardı. Bu savaş öncesinde Sırbistan’ın kuzey sınırını Tuna ve Sava nehirleri, Batı sınırını ise Drina nehri oluşturmaktaydı. Savaş sonrasında Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek ve Voyvodina bölgeleri ise Avusturya-Macaristan’ın toprakları içinde idi. Şaşırtıcı olan şudur ki, Yugoslav birliğine giden yol, Sırbistan’ın işgalinden sonra açıldı. İşgal edilen Sırbistan kralı, hükümeti ve ordusu, 1916’da Adiryatik Denizi’ndeki Korfu (Corfu) adasına sığındı. Burada yeniden düzenlenen Sırp ordusu, 1917’de Selanik cephesine sevkedildi. Yine Korfu’da, imzalanan bir “deklerasyon”la (20 Temmuz 1917) “Sırbistan, Hırvatistan ve Slovenya’nın kurtuluşu ve bağımsız bir devlette (Sırbistan’ın krallığı altında) birleştirilmesi için mücadele” kararı alındı. Bu karara uygun olarak, I. Dünya Savaşı sona erdiğinde, Ekim 1918’de Zagrep’te “YUGOSLAV MİLLİ KONSEYİ” oluşturuldu. Kasım ayında da Karadağ Milli Meclisi, Kral Nikola’yı tahtından indirerek Karadağ’ın SIRBİSTAN’a katıldığını duyurdu. Bu oluşturulan “ilk” Yugo-Slav birliğidir. Bundan kısa bir süre sonra da “SIRP-HIRVAT-SLOVEN KRALLIĞI”nın kuruluşu (4 Aralık 1918) gerçekleşti. Krallık, 1921 Anayasası’nda resmen yerini aldı ve Sırbistan Kralı Aleksandr’a “Sırp-Hırvat-Sloven Kralı” ünvanı verildi. (1)
Krallığın egemen olduğu coğrafya; Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Voyvodina, Dalmaçya, Bosna-Hersek ve Karadağ topraklarını kapsamaktaydı. Ancak, ülke sınırlarının bu denli genişliğine rağmen, erken beliren “yönetime ilişkin anlaşmazlık”, genç Krallık’ta iç çekişmeyi beraberinde getirdi. Açıkça Hırvatlar, (Habsburg egemenliği döneminde olduğu gibi), bu yeni devlet içinde de “tam özerklik” talebinde bulunmaya başladılar. Sırbistan ise böyle bir şeye yanaşmıyor, Güney-Slav birliğinin kendi etrafında oluşmasını istiyordu. Anlaşmazlık, ülke nüfusunun yarısına sahip Ortodoks Sırplar ile 1/3’ine sahip Katolik Hırvatlar arasında; II. Dünya Savaşı’na dek sürekli artarak gelişen bir “geçimsizliğin ve gerginliğin başlangıcını” oluşturdu. Bu çerçevede Haziran 1928’de Hırvat lider Radiç, Meclis’te (Skupçina) Karadağlılar tarafından öldürüldü. Bunun üzerine, tüm Hırvat milletvekilleri Meclis’ten çekildiler ve Zagrep’te kendilerine özgü bir Hırvat Meclisi kurdular. Uzlaşma çabaları karşısında, Hırvatlar’ın “federal bir sistem kurulması” talebiyle karşılaşan Kral Aleksandr, 1929’da Meclis’i feshetti. Aynı yılın Ekim ayında da ülkenin adını “YUGOSLAVYA” olarak değiştirdi ve yönetim mekanizmasında Sırplar’ın ağırlıkta olduğu “sert” bir rejimi uygulamaya koydu. Ülkede 1931’de hazırlanan yeni Anayasa ile tek parti sistemine geçildi ve ülkenin yeni adı (Yugoslavya) burada da yerini aldı. (2)
Ülkedeki Sırp-Hırvat çekişmesi ve gerginliği giderek tırmandı ve Ekim 1934’te Kral Aleksandr, Fransa’yı ziyareti sırasında Marsilya’da Hırvat tedhişçiler tarafından öldürüldü. Bu cinayet üzerine, Aleksandr’ın (oğlu henüz reşit olmadığından) kardeşi Paul, Kral Naibi olarak ülkenin başına geçti. Kral Paul Peter II’nin rejimi, gücünü; silahlı kuvvetlerin desteği ile özellikle Hırvatistan’da genişletti. Özetle Yugoslavya; Mayıs 1935-Şubat 1939 dönemini, Sırplar’ın, Slovenler’in ve Bosna Müslümanları’nın desteklediği Dr. Milan Stoyadinoviç liderliğindeki “Yugoslav Radikal Birliği Partisi”nin “sert” rejimi altında geçirdi. Muhalefet görevini ise Dr. Vlasko Maçek’in “Hırvat Köylü Partisi” yerine getirdi. Bunun yanısıra, hükümete muhalif gruplar arasında, 1921’de resmen yasaklanmış olan fakat faaliyetini gizlice yürüten “Yugoslavya Komünist Partisi” de vardı. YKP, 1937’de Josip Broz Tito’yu Genel Sekreter görevine getirmişti. Ancak bunlardan çok, özellikle Hırvat muhalefetinin oldukça güçlenmesi, Stoyadinoviç’i, 1939’da istifa etmek zorunda bıraktı. Ve çok geçmeden Hırvatlar, “kültürel ve ekonomik alanda geniş iç özerklik” (Ağustos 1939) kazandılar. Dış politika açısından baktığımızda, bu kısa dönemde önemli farklılıklar dikkati çekmektedir. Kısaca, Kral Aleksandr zamanında Yugoslavya, özellikle Macaristan’ın izlediği revizyonist politika karşısında Fransa ile yakın ilişkiler kurmuş ve “Küçük Antant”ın bir üyesi olmuştu. Ayrıca; Türkiye, Yunanistan ve Romanya ile birlikte, Bulgaristan’ın revizyonist politikasına ve beliren İtalya tehlikesine karşı, “Balkan Antantı”nı imzalamıştı. Ancak Stoyadinoviç zamanında, Nazi Almanyası ve Faşist İtalya ile ilişkilerini sıklaştırmış, hatta Ocak 1937’de Bulgaristan’la bir “daimi dostluk anlaşması” imzalamak suretiyle “Balkan Antantı”nın temel anlamını ve amacını yetirmesine sebep olmuştur. (3)
II. Dünya Savaşı’nda (6 Nisan 1941’de Belgrad’ı bombalamak suretiyle) Yugoslavya’nın işgalini başlatan Almanya karşısında direnemeyen Kral Petro ve hükümet, Londra’ya kaçtılar. Yugoslavya 17 Nisan’da teslim oldu. Almanya, Pavelic’in Başbakanlığı altında ülkede bir işbirlikçi “hükümet” ve bir “Hırvat-Sloven devleti” kurdu ve bunlarla arasında “ittifak anlaşması” imzaladı. Bunun ardından, ülkede Almanlar’a karşı ortaya çıkan çeşitli örgütler tarafından çete savaşları başlatıldı. Bunlar arasında, özellikle Mihailoviç’in ve Tito’nun çeteleri oldukça güçlü ve etkili idi. Mücadele sonuç verdi ve Yugoslavya, 1944 Sonbaharı’nda işgalden kurtarıldı. Kurtuluş, Polonya’da olduğu gibi Sovyet askerlerinin desteği ile değil, “tamamen Yugoslavya’nın kendi çabası ve kayıpları sayesinde” gerçekleşti. Buna rağmen, Sovyet ordusu yine de Yugoslavya’ya girdi. Ancak Tito, ülkesinin kendi-kendini kurtaran muharip ülkelerden biri olması nedeniyle, bölgede ve uluslararası alanda büyük itibara sahip oldu ve dönemin Stalin’le eşit düzeyde konuşabilen “tek komünist lideri” haline geldi. (4)
Yugoslavya’da Kasım 1945’te yapılan genel seçimler, 800 bin kişilik orduyu ve bütün yönetimi fiilen elinde tutan “Halk Cephesi”nin zaferiyle sonuçlandı. “Halk Cephesi”, oyların yaklaşık %90’ını aldı. Ardından, Sovyet modeline uygun “federal” bir Anayasa hazırlanmak suretiyle, 6 “federe” devletten oluşan “YUGOSLAVYA FEDERAL HALK CUMHURİYETİ” kuruldu. Federe devletler, sırasıyla; Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Karadağ ve Makedonya idi. Bu arada, 1948’de, “sosyalist” Doğu Bloku’nun ekonomik örgütü “Comecon” ve “Sovyet ajanları” ile ilgili anlaşmazlık, Yugoslavya ile Sovyetler Birliği’nin arasının açılmasıyla sonuçlandı. Stalin, Yugoslavya’nın “Comecon’a tam bağlılık göstermesini” ve “Sovyet ajanlarına, ülke topraklarında serbest dolaşım ve faaliyet hakkı tanımasını” istiyor, Tito ise buna yanaşmıyordu. Stalin, “Parmağımı oynatırım ortada Tito kalmaz” türünden tehditlerle, Tito’yu bir iç darbe ile devirme teşebbüsünde bulunduysa da sonuç alamadı. Sovyet lider, çareyi Kominform’un Haziran 1948’deki toplantısında “milliyetçilik yolunu tuttuğu” gerekçesiyle Yugoslavya’nın, Doğu Bloku’ndan uzaklaştırılmasında buldu. Server Tanilli’ye göre de, Yugoslavya; 1948’de başta “öğretisel” ve “ulusal” nedenlerle, Sovyetler Birliği ile olan ilişkilerine son vermek suretiyle, “sosyalizmin kuruluşunda liberal bir yol” izledi. Nitekim, Doğu-Batı ilişkilerinde “yansız” bir politikadan esinlenen Yugoslavya’daki rejim de tek partilidir, 1952’den itibaren de ülkedeki Komünist Partisi, “Komünistler Birliği” adını taşımaktadır. (5)
Doğan Avcıoğlu’na göre ise, 1948’de Sovyetler Birliği ile bozuşarak Kominform’dan ayrılan Yugoslavya; Amerikan yardımı almaya başladı. Başka çaresi yoktu, çünkü “Sovyetler Birliği’nin ve diğer komşu sosyalist ülkelerin ağır baskısı altında” bulunmaktaydı. Bunlara ek olarak, bir rejim kavgası olarak patlak veren “iç savaştaki desteği” yüzünden Yunanistan ile ve “Triyeste” bölgesi yüzünden İtalya ile de ilişkileri kötü idi. Böyle bir ortamda, özellikle de ünlü “yüzdeler anlaşması”ndan sonra Yugoslavya, Türkiye ve Yunanistan’la işbirliğine ilgi göstermeye başladı. Bu çerçevede isabetli bir görüşe göre, Yugoslavya’yı bu iki Nato üyesi ülkeye ve bu ülkeler aracılığıyla da Batı’ya yakınlaştırma çabası, temelde ABD’nin bölgeye ilişkin politikaları ışığında ve yine bu ülkenin planları çerçevesinde belirdi. ABD; Sovyetler Birliği ile ilişkileri oldukça gerilen Yugoslavya’nın üzerinde önemle durmakta ve bu ülkenin güvenliğini sağlayacak bir çözüm aramaktaydı. Buna en uygun formül olarak da Yugoslavya ile Türkiye ve Yunanistan arasında bir “Balkan Paktı” kurulmasını gördü ve bu doğrultuda Ankara ve Atina’yı, Belgrad ile yakınlaşmaya teşvik etti. Nitekim, kendisi de Yugoslavya ile bir yakınlaşma çabası içine girdi ve Mart 1951’de bu ülkeye 30 milyon dolarlık askeri kredi açtı. Bunu, Temmuz 1951’de diğer Batılı devletlerle birlikte açtığı 120 milyon dolarlık kredi izledi. Tüm bunların ardından da, Yugoslavya, Türkiye ve Yunanistan arasında, Ankara’da Dışişleri Bakanları (Popoviç, Köprülü, Stefanopulos) tarafından bir “Dostluk ve İşbirliği Andlaşması” (28 Şubat 1953) imzalandı. Çok geçmeden, Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Tito’nun, Ankara ve Atina’yı ziyaretlerinde varılan görüşbirliği üzerine, bu andlaşmanın bir “ittifaka dönüştürülmesi” öngörüldü ve bu, üç ülke arasında (Popoviç, Köprülü, Stefanopulos) imzalanan “Bled Andlaşması”yla (9 Ağustos 1954) gerçekleştirildi. Fakat, yine herne olduysa bundan sonra oldu. Yugoslavya; Stalin’in ölümünden (1953) sonra yumuşayan Sovyet dış politikasına da bağlı olarak bu ülke ile tekrar yakınlaşma çabası içine girdi ve böylece sözkonusu ittifak andlaşmasını, “ölü bir belge” konumuna düşürmekten kurtaramadı. Tüm bunlara rağmen, gelişen süreçte Yugoslavya, Doğu-Batı arasında “dengeli bir ilişki” kurmaya önem verdi ve “Tarafsızlar” (Bağlantısızlar) Bloğu’na katılmayı (1956 Bandung Konferansı) tercih ederek, burada “lider ülke” konumuna yükseldi. Bu gelişmeler çerçevesinde, 1960 yılına kadar pek kimsenin varlığından haberdar olmadığı II. Balkan Paktı, bu yıl “resmen” sona erdirildi. (6)
Yugoslavya’da 1963 yılına gelindiğinde (1963 Anayasası ile) ülkenin, 1946’dan itibaren geçerli olan “Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti” adı, “YUGOSLAVYA FEDERAL SOSYALİST CUMHURİYETİ” olarak değiştirildi. Yugoslavya’nın 1946, 1953 ve (1968’de ve 1971’de bazı değişikliklere uğrayan) 1963 Anayasaları ile 1974 Anayasası’nda, kısaca birbirini izleyen tüm anayasalarda, “Yugoslavya ulusları”ndan her birinin, “ayrılma hakkı da dahil olmak üzere kendi kaderini tayin hakkı”ndan söz edilmiştir. Bununla birlikte, çok dikkatli bir dil kullanılmak suretiyle, bu “uluslar”ın II. Dünya Savaşı sırasında “özgürce ifade edilmiş iradeleri temelinde” birleşmiş oldukları vurgulanmıştır. Poulton’a göre “bunun anlamı, ulusların aldıkları kararın, anayasal olarak bağlayıcı olması ve ayrılma hakkının artık kullanılmamasıdır”. (7)
Hatırlatmak gerekirse, “uluslar” (nations), kendilerine atfen veya kendileri tarafından “cumhuriyet” kurulan 6 “etnik” gruptur (Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, 1971’den sonra Müslümanlar [Boşnaklar], Makedonlar ve Karadağlılar). Ülkede, sayıları 20 civarında olan irili-ufaklı diğer “etnik” gruplar (Arnavutlar, Türkler, Romlar, Macarlar, Bulgarlar, Çekler, İtalyanlar, Romenler, Rutenler, Slovaklar, Ulahlar, Almanlar, Yugoslavlar, Avusturyalılar, Yahudiler, Lehler, Ukraynalılar, Grekler v.d.) ise “ulusallıklar” (nationals)’dır. Daha açık ifade etmek gerekirse, yukarıdaki 6 “etnik” grup anayasal açıdan “uluslar” (nations) olarak, diğerleri ise “ulusallıklar” (nationals) olarak tanınmıştır. (8)
Yugoslavya’nın, arzu edilmemekle birlikte, dağılma sürecine gireceğine ilişkin ilk olumsuz işaret, 1989’da alındı. Bu, Sırbistan’ın zorlamasıyla, 1974 Anayasası’na, “Kosova” ile ilgili getirilen “yeni düzenleme” idi. Sırbistan, bu düzenleme sayesinde, Kosova Arnavutları’nın öteden beri devam eden “cumhuriyet olma” taleplerine karşı, Kosova ve Voyvodina özerk bölgelerinin özerkliklerini sınırlandırmayı başardı ve Sırbistan içinde “de facto” (fiili) cumhuriyetler haline getirdi. Bununla birlikte, alınan bu olumsuz işaret, diğer cumhuriyetlerde çoktan olgunlaşan “tepki” faktörünün ortaya vurulması için yeterli oldu. Açıkça, gereğinden fazla öne çıkan “Sırp egemenliğine” ve ülkedeki “siyasi krize” bir tepki olarak Hırvatistan’da ve Slovenya’da, “milliyetçilik” harekete geçti. Ve niteliğine uygun olarak bu hareket, “birlik’ten ayrılma, bağımsız olma” taleplerini kamçıladı. Denebilir ki, milliyetçilik, ayrılma, bağımsız olma taleplerini, bunlar da milliyetçiliği teşvik etti, güçlendirdi, adeta azdırdı. Aradan hiç fazla zaman geçmedi. II. Dünya Savaşı’nda Tito’ya büyük destek vermiş olan Slovenler’in meclisi (Slovenya Meclisi), 27 Eylül 1989 tarihinde Cumhuriyet Anayasası’nda yapılan ve özellikle Cumhuriyet’in ayrılmasına izin veren değişikliği oyçokluğuyla onayladı, 2 Temmuz 1990’da da cumhuriyetler arasında bağımsızlık ilan eden ilk cumhuriyet meclisi oldu. Meclis’in 23 Aralık 1990’da halkoylamasına sunduğu karar, %88.5 gibi ezici bir çoğunlukla halk tarafından da kabul edildi. (9)
Bilindiği gibi Slovenya’nın bu hareketini, çok geçmeden diğer cumhuriyetler de izledi ve birliği oluşturan cumhuriyetler, uluslararası sahnede “bağımsız birer devlet” olarak ortaya çıktı. Sonuçta, Yugo-slavya (Güney-Slav) birliği ortadan kalktı. Başka bir makale konusu oluşturmakla birlikte, dağılmanın temelindeki başlıca faktör, elbette ki “milliyetçilik”ti.
Nitekim, Tito da, daha 1972’de bu tehlikeye işaret etmişti. Büyük devlet adamı, 10 Mayıs 1972’de, Hırvatistan Komünistler Birlik Merkez Kurulu Yürütme Komitesi üyelerine hitaben yaptığı konuşmada, üzerine titrediği eserine kastedilen her “eser sahibi” gibi ve teşhisi doğru koyan her “bilimadamı” gibi gerçeği/hastalığı görmüş ve oldukça sert bir üslupla adeta ‘herkes aklını başına toplasın’ dercesine, “tüm cumhuriyetlerde kuduran milliyetçiliğe” dikkat çekmiştir :
“…Bu kez ben [önce] konuşacağım. Çok kızgın olduğumu görüyorsunuz. Sizi çağırdım ve toplantımız uzun sürmeyecek. Hırvatistan’da durum iyi değildir. Milliyetçiliğin kudurması bakımından Hırvatistan ana sorunu oluşturmaktadır. Bu tüm cumhuriyetlerde vardır, ancak şimdi en kötüsü sizdedir…sizde de öte yandan Sırbistan’da da bana karşı dahi akım başlamıştır. Benim için bu kadar yöneticilik yeter, ancak bugünkü durumda gitmeyeceğim. Sizlerden en sert savaşı ve en kararlı eylemi bekliyorum. Herhangi bir nedenle buna karar vermeyecek olan bulunduğu görevden ayrılsın. Sizde burada Sırplar ile Hırvatlar arasındaki ilişkiler iyi değildir. Kimi köylerde, tedirginlik yüzünden, Sırplar nöbet tutup silahlanıyorlar…Yeniden mi 1941 yılını yaşayacağız? Bu gerçekten bir yıkım olabilir. Başkaları bunu seyrediyor. Yurdumuzda bir tedirginlik olursa buna başkalarının karışacağının bilincinde misiniz? Ben bunu başkaları yapmadan ordumuzla yapacağım…Gerçekten de burada sorunlarınız vardır, ücretler az, bunu düzeltmeliyiz…Savaşçılar Birliği yekvücut olarak, gerekirse yeniden silaha sarılacak…Komünistler Birliği ideolojik açıdan yekvücut değildir. İdeolojik çizgide olmayanlardan temizlenmelidir…Komünistler Birliğinde demokratik merkezciliğe sert bir biçimde uyulmak zorundadır…Bizde, fabrikalarda, işçi sınıfı arasında, Sırplar ile Hırvatlar’ın saptanmasına başlandı. Buna asla izin vermeyeceğim…Önceleri Kosova’da yapıldıydı bu…Siz burada bütün bunların seyircisi oluyorsunuz. Bugün ne yapacağınızı dinlemek isterim. Ben Matiça ile Prosviyeta’nın siyasi etkinliğinin yasaklanmasından yanayım. Sosyalist bir toplumda, sosyalist kültürü ile eğitimi, sosyalizme karşı olanlar değil, sosyalist örgütleri geliştirmelidir. Yoksa komünizmin ve sosyalizmin savaşının ne olduğunu unuttuk mu? Bununla dışta kendimizi çok lekeledik. Onurumuzu çok yitirdik, bunu da zor düzelteceğiz. “Tito gidince herşey yıkılacak” gibisinden söylentiler var, kimileri de bunu ciddiye alıyor. Böyle olması utanç vericidir…” (10)
Tito’nun 1980’de ölümünden sonra, ciddiye alınmasını “utanç verici” nitelediği söylentiler, ne yazık ki gerçek oldu. Ancak eserinin, kimlerin ve kimlerin müdahaleleriyle nasıl can çektire-çektire öldürüldüğünü, birliği oluşturan “etnik” unsurların birbirleriyle nasıl kapıştığını, başvurdukları katliam, vahşet ve tecavüzün boyutlarını iyi ki görmedi. Kısaca, ne mutlu ki, sadece bir defa öldü. Sağlığında, onun demir pençe yönetimi altında “etnik” çekişmeler denetim altında tutulabilmişti. Ancak, ölümünden sonra, cumhuriyetler arasındaki ve içindeki “ekonomik ve etnik tabakalaşma” (doğru söyleyeni dokuz köyden kovmamak gerekir), Sırplar’ın gücü tamamen ele geçirmeleri ve tekellerine almalarıyla günyüzüne çıktı. Sırplar, büyük bir kıskançlıkla federal hükümeti ve orduyu tek başlarına kontrol eder hale geldiler. Ve sonuçta beklenmeyen değil, tüm taraflarca beklenen oldu. Katliam, vahşet ve tecavüz içerikli silahlı çatışmalar, 1990 yılını takiben patladı. Bu çatışmaları, (“birlik” döneminde az-çok ara verilen) “etnik” gruplar arasında, kökleri/nedenleri uzak ve yakın geçmişte bulunan çekişmelerin bir devamı olarak görmek de olanaklıdır. Gelles ve Levin’e göre, örneğin Bosna-Hersek’te Müslümanlar’ın (Boşnaklar’ın) egemenliğinde bir devlet fikri bile, geçmişte kalan Türk egemenliğinin hatıralarını canlandırmak için yeterli olmuştur. Öte yandan kökleri/nedenleri yakın geçmişte bulunan çekişmeye bir örnek olarak, II. Dünya Savaşı yıllarında Hırvatlar’ın, Naziler’in yanında yeralarak yüzlerce Sırp, Yahudi ve Çingene’nin toplama kamplarına gönderilmesine yardımcı olmaları gösterilebilir. Bu arada, yenilgiyi kabul etmeyerek karşı saldırıya geçen Sırplar’ın bir milyondan fazla Yugoslavyalının ölümüyle sonuçlanan iç savaşa (1941-1945) yolaçmış olmaları da, çekişmenin köklerine/nedenlerine ilişkin başka bir örnektir. Kısaca, Yugoslavya’nın dağılması, birliği oluşturan “etnik” gruplar bakımından eski düşmanlıkların tarihe gömülen değil, ne yazık ki yaşayan ve yaşatılan canlı tarih olduğunu kanıtlamıştır. Kaldı ki, Yugoslavya’nın dağılması demek, bu demektir. Bu arada, Doğu Avrupa’da “sosyalizmin çöküşü”ne paralel olarak ortaya çıkan “ekonomik ve siyasi kaos”un da, Yugoslavya’nın dağılmasına giden yolda eski “etnik” çekişmelerin ve düşmanlıkların şiddetlenmesine katkıda bulunduğunu gözardı etmemek gerekmektedir. (11)
Sonuç olarak diyebiliriz ki; geçmişten aktarılan ve Yugo-Slav birliğinde pasifize edilemeyen “ETNİK” çekişme, II. Dünya Savaşı’nda diğer “etnik” gruplar tarafından “ihanet” nitelenebilecek farklı tutumlarla gelişmiş, cumhuriyetler arasında ve içinde set çekilemeyen “EKONOMİK VE ETNİK TABAKALAŞMA”, tüm cumhuriyetlerde ve “etnik” unsurlarda okşanagelen “milliyetçiliklerin kudurması”nı beraberinde getirmiş ve bunların tümü hep birlikte, ısırmaya koyuldukları kendi bedenlerini, oldurdukları Yugo-Slav (Güney-Slav) birliğini, bu defa bile-bile ve göz göre-göre öldürmüşlerdir.
Saygılarımla,
Dr. Halim ÇAVUŞOĞLU
Dipnotlar
(1) Berhan Ekinci, “Yugoslavya’nın Dağılması ve Türkiye” Balkanlar, Ortadoğu ve Balkan İncelemeleri Vakfı (OBİV) Yayınları, İstanbul 1993, s. 251-252 ; Europe Yearbook, 1990, s. 2970 ; Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1983, s. 182.
(2) Hugh Poulton, Balkanlar: Çatışan Azınlıklar, Çatışan Devletler (Türkçesi: Yavuz Alagon), Sarmal Yayınevi, İstanbul 1993, s. 16 ; Europe Yearbook, 1990, s. 2970 ; Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 182-183.
(3) Oral Sander, Siyasi Tarih (1918-1990), İmge Kitabevi, Ankara 1991, s. 72-73 ; Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1983, s. 182-184 ; Mehmet Gönlübol ve Cem Sar, “1919-1938 Yılları Arasında Türk Dış Politikası” Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1973) (c.I), Mehmet Gönlübol, Ömer Kürkçüoğlu (Önsöz), Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara 1982, s. 107 ; Europe Yearbook, 1990, s. 2970.
(4) Kamuran Gürün, Dış İlişkiler ve Türk Politikası (1939’dan günümüze kadar), Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara 1983, s. 221; Oral Sander, a.g.e., s. 110 ; Armaoğlu, a.g.e., s. 374.
(5) Oral Sander, a.g.e., s. 187-188 ; Kamuran Gürün, a.g.e., s. 221 ; Server Tanilli, . Uygarlık Tarihi, Cem Yayınevi, İstanbul 1994, s. 248-249.
(6) Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi:1838’den 1995’e (Dördüncü Kitap), Tekin Yayınevi, İstanbul 1994, s. 1621; Mehmet Gönlübol ve Haluk Ülman, “İkinci Dünya Savaşından Sonra Türk Dış Politikası (1945-1965)” Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1873), (c.I), Mehmet Gönlübol, Ömer Kürkçüoğlu (Önsöz), Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara 1982, s. 247-258 ; Kamuran Gürün, Dış İlişkiler ve Türk Politikası (1939’dan günümüze kadar), Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara 1983, s. 223, 334.
(7) Hugh Poulton, Balkanlar: Çatışan Azınlıklar, Çatışan Devletler (Türkçesi: Yavuz Alagon), Sarmal Yayınevi, İstanbul 1993, s. 16 ; Yaşar Gürbüz, Siyasal Sistemler, May Yayınları, Ankara [1983], s. 206 ; Edward Kardelj, Democracy and Socialism (Translated by Margot and Bosko Mlosavljevic), The Summerfield Pres, London 1979, s. 11.
(8) Hugh Poulton, a.g.e., s. 15.
(9) Poulton, a.g.e., s. 16-17 ; Armaoğlu, a.g.e., s. 236-237, 241-242.
(10) Josip Broz Tito, Özyönetimli Sosyalizm (Türkçesi: İlhami Emin), Koza Yayınları, İstanbul 1978, s. 136-140.
(11) Richard J. Gelles and Ann Levine. Sociology-An Introduction, McGraw-Hill Inc., New York 1995, s. 286-287.
evrim... evrim... evrim... bilmin önünde hiçbir şey duramaz...
Genetik Haberleri
Bilim dünyası, yaşamı alt üst edecek yeni bir gelişmeye daha imza atarak insan DNA'sının şifresini çözmeyi başardı. Çıkarılan "gen haritası" sayesinde kalp ve kanser hastalığı tarihe karışacak ve insan yaşamının kalitesi artarak uzayacak. Bilim tarihinde yeni bir dönüm noktası olan gelişme, bilim adamlarının on yıla yakın süredir üzerinde çalıştıkları insan genlerinin biokimyasal şifresinin çözülmesiyle elde edildi.
Genlerin deşifre edilmesiyle Alzheimer'den kansere değin bugüne kadar başedilemeyen birçok hastalığa çare bulunacak. Yaşam kalitesi artacak, insan ömrü uzayacak.
Herşey 1953 yılında iki bilim adamının canlı hücresinde bir çeşit genetik şifre olan DNA'yı bulmasıyla başladı. İngiliz bilim adamları Francis Crick ve Amerikalı meslektaşı James Watson, DNA'yı bulduklarında ''yaşamın sırrını keşfettikleri'' söylüyorlardı. Herkes onlara şüpheyle bakıyordu ama yüzde yüz haklıydılar. Hücre çekirdeğinde yer alan DNA, bir insanın göz renginden ten rengine, vücut yapısından boyuna kadar çeşitli fiziksel özelliklerini belirlemenin yanı sıra, sağlığı ve yaşam süresi konusunda da önemli rol oynuyordu.
İnsan ömrü giderek uzayacak
Bilim adamları, insanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çekiyor.
İnsan genlerininin sıralanması ile ilgili bilgiler ışığında, bilim adamlarının insan biyolojisi ile ilgili yeni bir başlangıç oluşturduğu ve yeni tedavi uygulamalarınının, devrim yaratacak ilaçlarla gündeme geleceği bildirildi. Şimdiye kadar insan ile ilgili olarak düzinelerle
İnsanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının öncelikle kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çeken bilim adamları, önümüzdeki yıllarda bu konularda, insanlara büyük müjdeler verilebileceğini ve insan ömrünün giderek uzayabileceğini ileri sürüyor. Gen haritası ile ilgili yapılan son araştırmalar, bugüne kadar insanın biyolojik yapısı ile ilgili olarak tıp dünyasının çok az bilgilere sahip olduğunu da ortaya koymuş oldu.
İktidarsızlığa karşı molekül
Amerikalı bilim adamlarının bulduğu Y-27632 adlı molekül, penisin dokusunda kan basıncını artırıyor ve ereksiyonu sağlıyor.
Etkileri Viagra’ya çok benziyor, ancak Viagra gibi bir ilaç değil. İktidarsızlığın yeni çaresi, Amerikalı bilim adamlarının bulduğu bir molekül.
Araştırmanın sonuçları Nature Medicine adlı derginin son sayısında yayınlandı. Y-27632 adı verilen molekül labortatuvarda kobaylar üzerinde başarıyla denendi. Molekül kobaya enjekte edildiğinde penisin dokusunda kan basıncını artırıyor ve ereksiyonu sağlıyor.
Michigan Üniversitesi araştırmacılarına göre yeni molekül Viagra’nın etki yaptığından farklı tipte bir enzimi bloke ediyor ve bugüne kadar etkili bir çözümün bulunmadığı iktidarsızlık vakalarının tedavisinde yeni ufuklar açıyor.
AYRIMCILIK YARATACAK’
Öte yandan, ABD’deki birtakım sivil toplum kuruluşları, insanların gen yapılarının bilinmesiyle meydana gelecek hastalıkların önceden belirlenebileceğini ve bunun da insanlar arasında ayrımların doğmasına neden olacağını kaydediyor. İnsanların sağlık durumlarıyla ilgili bilgilerin gizli olmaması durumunda, gelecekteki sağlık durumları saptanabilen insanların, iş bulma konusunda zorluklarla karşılaşabileceği ve eleman alacak firmaların bu bilgileri kullanarak, insanlar arasında ayrıma gidebileceği öne sürülüyor.
ABD’de bu konuda yapılan kamuoyu yoklamalarında, insanların kendileriyle ilgili sağlık bilgilerinin paylaşılmasından hoşnut olmadıklarını ortaya koydu. İnsanların hastalıklarının genler vasıtası ile çok önceden belirlenmesinin, sağlık sigortası yapan şirketlere de büyük paralar kazandırabileceği, bu yüzden insanların sağlık bilgilerinin bir sır olarak saklanmasının gerektiği belirtiliyor. Celara bilim firması ilgilileri, elde ettikleri insan gen haritası ile ilgili sonuçların tüm dünyadaki bilim adamlarına açık olduğunu ve bu konuda herhangi bir kısıtlamaya gidilmeyeceğini açıkladı. Daha önce, firmanın kendi parasıyla yaptığı araştırmaları satışa sunacağı iddiaları ortaya atılmıştı. Bu arada, özel araştırma firmalarının, büyük paralar dökerek yaptıkları araştırmaları, herhangi bir menfaat sağlamadan bilim adamlarının hizmetine sunmayacağı yorumları da yapılıyor
Gen sayımız 30 bin civarında
60-100 bine vardığı tahmin edilen insan genleri sayısı, meyve sineğinin yalnızca iki katı. İnsanın gen yapılarının bilinmesiyle hastalıkların önceden belirlenebileceğini, bunun da insanlar arasında ayrımcılığa neden olcağı ileri sürülüyor.
İnsan gen haritasının çıkarılması, zamanımızın en büyük bilimsel buluşu olarak çağa damgasını vurdu. Elde edilen ilk bilgiler ışığında pek çok hastalığın anlaşılması ve tedavisinin bulunması mümkün olabilecek. Ancak imza attığı bu müthiş başarı bile insanoğluna böbürlenme fırsatı bırakmıyor. Zira sonuçlar, insan ile meyve sineğinin gen haritası arasındaki farkın düşünüldüğünden de az olduğunu gösteriyor
Yaklaşık 30-40 bin genden oluşan 3.1 milyar DNA kodunu sıraya dizen bilim adamları, insan ile meyve sineği arasındaki bilimsel farkın zannedildiğinden de az olduğu sonucuna ulaştı. Kısa süre öncesine kadar 60-100 bine vardığı tahmin edilen insan genleri sayısı, meyve sineğinin yalnızca iki katı.
Araştırmalarda ayrıca hastalıkların kökenini bulma konusunda da oldukça mesafe kaydedildi. Buna göre hastalıkların çoğu kalıtımsal ve genetik mutasyonlardan ileri geliyor.
Bilim adamları, bütün genleri ortaya çıkararak ve işlevlerini belirleyerek bilim ve tıp alanında yeni bir çığır açılacağını, insan oğlunun bilgisini inanılmaz ölçüde genişleteceğini, yeni teşhis ve tedavi yöntemlerinin mümknü olacağını söylüyor. Projede çalışan Cambridge Sanger Center’dan Dr. Tim Hubbard, bilim ve tıp alanında bir devrim yapılacağından söz ediyor ve ekliyor: “Bizi biz yapan herşey gen dizilimimizde saklı.”
Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü eki başkanı olan, halen New York Memorial Sloan-Kettering Kanser Merkezi’nin direktörlüğünü yapan Dr. Harold Varmus, bir anda bütünün görülmeye başlandığını ve bunun son derece heyecan verici olduğunu belirtiyor.
İnsan gen haritası projesi ABD, Britanya, Japonya, Fransa, Almanya ve Çin’den toplam 20 bilim adamı ekibinin ortaklaşa çalışmaları ile yürütülen bir çalışma. Haziran ayında genetik kodlarla ilgili ilk bilgilerin gün ışığına çıktığı araştırmanın sonuçları Nature dergisinin son sayısında yayınlanacak. Celera Genomics şirketi bünyesinde çalışmalarını sürdüren diğer ekip ise sonuçlarını Science dergisinin Cuma günü piyasaya çıkacak olan sayısında yayınlıyor.
Birbirinden bağımsız olarak çalışmalarını sürdüren iki ekip de birbirine çok yakın sonuçlar elde etti. Celera 26-39 bin arasında geni dizmeyi başarırken, diğer grup 30-40 bin geni dizmeyi başardığını açıkladı. Her iki gruptaki uzmanlar da en iyi ihtimalin 35 bin genden az olduğu konusunda hemfikir.
SIRLAR AYDINLANIYOR
Gen diziliminin henüz başlangıcında olan bilim adamları, işlemin tamamen sonuçlanmasının daha birkaç yıl alacağını bildiriyor. Ancak bir grup genin yapısı, kökeni ve diğer genlerle aralarındaki farklar gibi ilk sırlar şimdiden açıklanıyor.
Şimdiki tahminlere göre insan genlerinin sayısı 25 bin genden oluşan Arabidopsis thaliana bitkisinden, 19 bin genlik bir solucan türünden ya da 13 bin genden meydana gelen meyve sineğinden çok da farklı değil. Cambridge’deki Whitehead Gen Aaraştırmaları Enstitüsü direktörü Eric Lander, pek çok insanın meyve sineği ile arasında çok fazla fark olmadığı gerçeğinden rahatsızlık duyduğunu söylüyor ve bunun, insanın mağruriyetine darbe indirdiğini kaydediyor.
Öyleyse insan nasıl oluyor da meyve sineğinden veya solucandan çok daha karmaşık oluyor? Bu sorunun yanıtı gizemini korumakta. Ancak bilim adamları, gen sayısının kompleks bir yapı için yalnızca bir çıkış noktası olduğunu ifade ediyor.
Genlerin birçoğu, vücuda belli proteinleri üretmesini söyleyerek etkisini gösteriyor. İnsan genleri, meyve sineği ve solucana göre çok daha fazla çoğul protein üretimi komutu veriyor. Ayrıca insan genlerinin farkı çok yönlü olması. Yine genlerin zamanlaması, hangi dokularda aktif oldukları da etkileri üzerinde büyük söz sahibi.
Her iki ekip de verilerinin bilim adamlarına hastalığa yol açan genleri teşhis etmelerinde büyük yardımı dokunduğunu ifade ediyor.
CİNSİYETLER ARASINDAKİ FARK
Konsorsiyum, erkek vücudunda kadınlara göre iki misli daha fazla kalıtımsal mutasyon meydana geldiğini doğruladı. Maymunlarda iki cins arasındaki ayrmın daha da belirgin olduğu belirtildi.
Cinsler arasındaki bu farklılık erkekler için karmaşık bir mesaj taşıyor. Bir yandan evrimsel değişimler için daha büyük bir avantaj sağlarken, diğer taraftan hastalık riskini artırıyor.
Gen haritasının çıkarılmasından elde edilecek en büyük fayda ise ilaç geliştirilmesinde olacağa benziyor. Kişinin genetik özellikleri belirlendiğinde, kişiye özel ilaç üretimi gündeme gelebilecek. Ayrıca hastalığın erken teşhisi de sağlanacak. Halen 500’ün altında hastalık için ilaç mevcutken, bilim adamları genetik alanında kaydedilecek gelişmelerden sonra bu sayının binlerle ifade edileceğini ifade ediyor.
YAPILACAK ÇOK İŞ VAR
İnsan gen haritası projesi Haziran’dan bu yana çok ilerledi ve bilim adamları pek çok boşluğu doldurmayı başardı. Ancak dizilimin tamamlanması için henüz çok iş olduğu belirtiliyor.
Projenin başarıya ulaşması için dünyanın her tarafında binlerce bilim adamının emek sarfettiği belirtilirken, konunun ciddi yasal, etik ve sosyal tartışmalar gündeme getireceği de ekleniyor. Uzmanların ortak görüşüne göre, bu çalışmanın faydalarını dünyaya yaymak ve eşit şekilde paylaştırmak için anlayış ve erdem gerekecek.
TAHMİNLER DOĞRU ÇIKMADI
İnsanın gen haritasının ayrıntıları üzerinde çalışan bilim adamları, insanda sanılardan az gen bulunduğunu belirlediler. İnsan vücudunda 60 bin ila 100 bin gen bulunduğunu tahmin eden araştırmacılar, son araştırmalarla bu sayının 30-40 bin arasında olduğunu gördüler. Bilim adamları, insanı meyve sineği ve fareden farklı kılan genlerin sayısının fazla bir fark oluşturmadığını saptarken, bunu yüzyılın tıp alanındaki sürprizi olarak nitelendirdiler. Celara Genomatics laboratuvarından Craig Venter ve arkadaşları ile diğer grup Harward Tıp okulu bilim adamlarının yaptığı araştırmalarda, insanın gen haritasıyla ilgili sonuçların birbirine yakın olduğu saptandı.
Araştırmacılar, Journal Nature dergisinde yayımlanan sonuçların tüm dünyadaki bilim adamlarına açık olarak değerlendirilebileceğini belirtti.
İLAÇLAR DEVRİM YARATACAK
İnsan genlerininin sıralanması ile ilgili bilgiler ışığında, bilim adamlarının insan biyolojisi ile ilgili yeni bir başlangıç oluşturduğu ve yeni tedavi uygulamalarınının, devrim yaratacak ilaçlarla gündeme geleceği bildirildi. Şimdiye kadar insan ile ilgili olarak düzinelerle bilinmeyene cevap oluşturan araştırmalar sonucunda, hastalıkların daha az yan etkilerle tedavisinin mümkün kılınacağı açıklandı.
Araştırmalarda, genlerin tek başına durumlarının yanı sıra genler arasındaki ilişkilerin de anlaşılabildiği, insanlar arasındaki farklılıkların cevabının, milyonlarda DNA kodlarındaki farklı varyasyonlar ile ortaya çıktığı kaydedildi.
DNA kodlarının her bir varyasyonunun kromozomlar için bir belirleyici olduğu ve bu sayede, genlerin taşıdığı mikroskopik yapının incelenebileceği belirtildi. Bilgisayarın genlerin araştırılması konusunda bir hız kazandırdığına değinen bilim adamları, insan vücudunda incelenecek DNA’ların, bilgisayar ortamında çabuk araştırılarak sonuçlandırılabildiğini kaydediyor.
Bilgisayar yardımı ile hastalıklı genlere benzeyen bilinmeyen genlerin de hızlı bir şekilde analiz edilebileceği, bu şekilde DNA’ların tek başına araştırılmasına gerek kalmayacağı bildiriliyor. Böylece DNA’ların analizine harcanan yıllar sürecek araştırmaların kısa bir zamana sığdırılabildiği kaydediliyor.
İnsanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının öncelikle kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çeken bilim adamları, önümüzdeki yıllarda bu konularda, insanlara büyük müjdeler verilebileceğini ve insan ömrünün giderek uzayabileceğini ileri sürüyor.
Gen haritası ile ilgili yapılan son araştırmalar, bugüne kadar insanın biyolojik yapısı ile ilgili olarak tıp dünyasının çok az bilgilere sahip olduğunu da ortaya koymuş oldu.
ÖZEL SEKTÖR VE KAMU SEKTÖRÜ ARAŞTIRMACILARI KARŞI KARŞIYA GELDİ
İnsanın gen haritasının çıkarılmasına ilişkin çalışmalar, özel ve kamusal sektörde çalışan Amerikalı ve Avrupalı bilim adamlarını rakip kamplara ayırmaya başladı.
İnsanın gen haritasıyla ilgili çalışmaların başını çeken Amerikan Celera Genomics ve Genome Humain firmalarının ayrıntılı çalışmalarının dün internette yayınlanmasından sonra Paris, Londra ve Tokyo’da basın toplantıları yapan bazı bilim adamları, Amerikan şirketlerini açık ya da kapalı bir dille eleştirdiler.
İnsanın gen haritasının çıkarılmasına ilişkin uluslararası projeye katılan İngiliz heyetinin başkanı John Sulston, “İnsanın gen haritası satılık değil” dedi ve gen araştırmalarını sadece özel sektöre bırakmanın “cinayet” olacağını söyledi. Sulston, “Bizim dışımızdakiler, insana genetik şifrelerini vermek için insan ırkına çok büyük maliyet ödetmek istiyorlar” dedi.
Paris’te basın toplantısı yapan Fransız bilim adamı Jean Weissenbach da Celera firmasının kamu sektörünün verilerinden yararlanarak bugünkü sonuca ulaşabildiğini söyledi.
Celera’nın kullandığı tekniğin yürümediğini iddia eden Fransa Gen Araştırmaları Merkezi yöneticisi, “Yöntemleri, genlerin tam incelenmesini sağlamaya yetmedi, ama firma bunu itiraf etmek istemiyor. Bu yaptıkları sahtekarlık” diye konuştu.
Tokyo’da basın toplantısı yapan Profesör Yoşiyuki Sakaki de Celera şirketinin, öteki ulusların ekiplerine verileri inceleme olanağı vermediğini, bunun da bilime “zarar vermek” anlamına geldiğini söyledi.
Hafıza geni bulundu
Bilimadamlarının 'Zif268' adını verdikleri gen, moleküler anahtar olduğu saptanan beyinde anıların saklanmasını sağlıyor
Fransız ve İngiliz araştırmacılar, hafıza geni buldular. Nature Neuroscience Dergisi'nin Mart sayısında çıkan makaleye göre, araştırmacılar, anıların saklanmasını sağlayan gene ''Zif268''
adını verdiler.
Bu genin, hafızanın oluşmasını sağladığını belirten uzmanlar, beyinde anıların saklanmasında kullanılan ''moleküler anahtarlar'' bulunduğunu saptadılar. Fransız Profesör Serge Laroche başkanlığındaki Fransız ve İngiliz araştırma ekibi, bu sonuçlara, genetik değişikliğe uğratılmış fareler üzerinde yaptıkları deneylerle ulaştı.
Uzmanlar, beynin ''hippocampus'' bölümündeki elektrik akımlarını, bir başka deyişle nöronlar (sinir hücreleri) arasındaki bağlantıları inceleyerek bu sonuca vardılar.
FARENİN DNA ŞİFRELERİ ÇÖZÜLDÜ
Bilim adamları farenin gen kodlarının deşifre edildiğini, bunun insan biyolojisine ışık tutacağını açıkladı. Celera Genomics şirketinden Mark Adams, farenin genetik kodlarının insanla yaklaşık aynı uzunlukta (3 milyar civarında) olduğunu söyledi. Bilim adamları farenin genetik kodlarının çözümünü birçok nedenden istiyorlar. Bu nedenlerden birisi, insanın genetik kodlarıyla karşılaştırma amacını taşıyor. Bu noktada benzerlik ve farklılıklardan insanın DNA‘sı hakkında daha fazla bilgi edinmeyi umuyorlar. Adams, çalışmanın, bilim adamlarının iki ayrı türün (fare ve insan) biyolojisindeki farkları anlamasına yardımcı olacağını söyledi. Böylece, örneğin kanserle mücadelede kanserin farelerde niçin farklı geliştiğinden yola çıkılarak insanlar için yeni tedavi yöntemlerinin sağlanabilmesi umuluyor.
UYKU GENİ
Sabahın erken saatlerinde uyanıyor ve gün batarken uyuklamaya mı başlıyorsunuz? Gece kuşlarının sizinle alay etmesine izin vermeyin, çünkü bu durumun sorumlusu büyük olasılıkla genetik bir temelden kaynaklanıyor.
Utah Üniversitesi’nden bir grup araştırmacının çalışmaları sonucunda keşfedilen uyku geni, biyolojik saatimizin işleyişini aydınlatıyor. Çalışma için sabah 4’te kalkan ve akşam 7.30’da yatağa giden bir ailenin bireylerini inceleyen uzmanlar, söz konusu davranışı “Familial Advanced Sleep PhaseSyndrome” (FASPS), yani “ailevi uzun süre uyuma sendromu” olarak adlandırıyor. Tüm aile bireylerini etkileyen ve fazla uykuya sebep olan bu sendrom, aslında 2q kromozomunun ucunda bulunan basit bir genin mutasyonundan kaynaklanıyor. Bu mutasyon daha önce fareler, meyve sinekleri ve başka hayvan türlerinde tespit edilmişti, ancak insanlarda aynı genetik değişim ilk kez belirlenmiş oldu
SAATİ KURMAK
Howard Hughes Tıp Enstitüsü’nden nöroloji ve genetik bilimler uzmanı Louis Ptacek, bu kimselerin biyolojik saatlerinin son derece ağır işlediğini kaydederek, saatlerini yeniden kurabilmek için en az bir saat uyumaları gerekiyor. Araştırmacılar, buluşun uyku bozukluklarının anlaşılmasına ve jet-lag gibi problemlerin çözümlenmesine yardımcı olmasını umuyor.
Keşfedilen gen, daha önce farelerde keşfedilen uyku genine karşılık geliyor, yani uyuma ve uyanma düzenini ayarlayarak gündelik yaşam ritmini belirliyor. Mutasyona uğrayan genin işleyişi açığa çıkarıldığında, uyku bozukluklarını tedavi edebilecek ilaçlar üretilmesi, ya da bu etkilerin bloke edilmesi amaçlanıyor
Maymun ANDY KANSERE KARŞI
Amerikalı bilim adamları, Alzheimer’dan kansere birçok hastalığın tedavisi için önemli bir aşama kabul edilen bir buluş yaparak, ilk defa genleriyle oynanmış bir maymunu dünyaya getirdiler. Andi adı verilen alyanaklı şebek türü maymunun hastalıklarla savaşa büyük katkılarda bulunacağı tahmin ediliyor.
Oregon Sağlık Bilimleri Enstitüsü Araştırma Merkezi’nden Gerald Schatten ve meslektaşları, genetik mühendislik harikası olan maymunun, diğer maymunlardan bir farkı olmadığı açıklandı. “Science” dergisinde çıkan habere göre, fareden koyuna birçok hayvan genetik olarak üretildi, ancak bu yöntem ilk defa maymunlarda deneniyor. Şu ana dek insanı da içeren memeliler sınıfı primatlara yeni bir gen eklenmemişti. 2000 yılında ilk defa bir maymunu da kopyalayan Schatten, bunun önemli bir adım olduğunu belirtti.
Bir denizanasından alınan GFP adlı, parlak yeşil ışık yayan bir protein geni taşıyan Andi’nin, bu gene rağmen yeşil renkte olmadığı bildirildi. Schatten’ın ekibi, 224 maymun yumurtasına GFP genini aktardılar. Bunun için yumurtaya spermin enjekte edildiği bir dölleme tekniği kullanıldı. Bunlardan yalnızca 40 embriyo ve 5 hamilelik gelişirken, sonuçta 3 maymun canlı olarak dünyaya geldi. Yaşayan maymunlardan da yalnızca biri olan Andi bu geni taşırken, ölen ikiz maymunlarda da aynı genin olduğu görüldü. Bilim adamları, insanlarda hastalıklara neden olan genlerle maymunlar üzerinde çalışmayı düşünüyor. Farelerde genetik mühendisliğin yapılabildiği, ama insanlar için bunun yeterli bir model olmadığını hatırlatan Schatten, örneğin Alzheimer’lı bir fare için çok yararlı aşıların var olduğunu, ancak insanlar için bunları en iyi hale getirmeye çalıştıklarını açıkladı. Schatten, dünyanın, fare ile insan arasındaki boşlukta köprü vazifesi görecek özel üretilmiş maymunlara hazır olmasını söyledi.
Cilt kanserinin yayılmasını haber veren gen saptandı
Melanoma hücreleri alınan hastalardan hangilerinin daha fazla izlenmesi gerektiği önceden bilinebilecek
Melastatin gen aktivitesinin, hastada kanser tümörlerinin yayılmayacağına işaret ettiği açıklandı. Melastatin gen testiyle, doktorların hastalığın yayılmasını kontrol edebilecekleri belirtiliyor
Bilim adamları, cilt kanserinin yayılıp yayılmayacağını önceden haber veren bir gen saptadılar. Yeni buluş sayesinde, melanoma hücreleri alınan hastalardan hangilerinin daha fazla izlenmesi gerektiğinin önceden bilinebileceği belirtildi. Millenium ilaç firması bilim adamları tarafından Massacchusetts hastanesinde yapılan ve sonuçları Journal Clinical Onkology adlı bilimsel dergide yayımlanan araştırmada, melanomanın yayılmadığı 150 hastanın durumları incelendi. Cilt kanseri tümörlerinde tek olarak saptanan melastatin genin, kanser tümörleri içinde aktif olduğu ve bu genin aktif bulunduğu cilt kanseri hastalarında melanomadan kurtulma şansının yüksek bulunduğu kaydedildi. Melastatin gen aktivitesinin, hastada kanser tümörlerinin yayılmayacağına işaret ettiği açıklandı.
AŞI DENENECEK
Birinci dönem (erken dönem) melanoma hastalarının yarısından fazlasının, 8 yıl kanser tekrarlamadan yaşadığı belirlendi. Hastalardan 25’inde ise melastatin gen aktivitesinin bulunmadığı ve bu hastaların 8 yıl hastalık tekrarlamadan yaşama şanslarının yüzde 77 olduğu gözlendi. İkinci dönem (ileri dönem) melanoma hastalarından henüz hastalığı yayılmamış olanlarda, melastatin geninin aktivitesi nedeniyle 8 yıl hastalık tekrarlamadan yaşama şansının yüzde 90 olduğu belirlendi. Bu dönem melanoma hastalarında melastatin gen aktivitesi saptanmayanlar arasında ise 8 yıl hastalık tekrarlamadan yaşama şansının yüzde 51 olduğu görüldü.
Günümüzde doktorlar, cilt kanseri tümörlerinin kalınlığına bakarak, hastalığın yayılıp yayılmadığını anlamaya çalışıyorlar. Melastatin gen testinin, bu yönteme alternatif olabileceği belirtildi. Dr. Lyn Duncan, gen testiyle, doktorların hangi hastaya tekrar biyopsi yapılacağını ve hastalığın yayılmasını kontrol edebileceklerini açıkladı. Melanomanın yayıldığı hastalar için henüz bir kür bulunmadığına, bu hastaların en çok 6 ay yaşayabildiğine işaret eden araştırmacılar, melanoma aşısı için çalışmaların sürdüğünü açıkladılar. Melanoma aşısının, önce melastatin geninin aktif olduğu hastalarda denenebileceği belirtildi.
Melanomanın tüm cilt kanseri vakalarının yüzde 4’ünü oluşturduğu, cilt kanserinden ölümlerin yüzde 79’unun melanomadan kaynaklandığı bildirildi. Cilt kanserinden korunmak için, güneş ışınlarının etkisinde kalınmaması salık veriliyor.
Genleri açma-kapama düğmesi, çip yardımıyla bulunacak
Gelişmenin, insan genetik haritasına ışık tutması bekleniyor. Yeni bir gen çipi, genlerin ‘açma-kapama düğmesi’ olarak tabir edilen mekanizmalarının nasıl çalıştığını aydınlatabilir.
İnsan genetik haritasını çıkarma çalışmalarında ilk etabı tamamlayan bilim adamları, genleri belirlemiş, ancak hangi genin nerede olduğunu belirlemenin onlarca yıllık bir çalışmayla mükün olabileceğini açıklamışlardı. Bir sonraki aşamada ise bu genlerin işleyişini kontrol eden mekanizmaların aydınlatılması geliyor.
Boston’da Whitehead Enstitüsü’nden Richard Young ve ekibi, bu zor engeli aşabilecek yeni bir çip geliştirdiklerini bildirdi. Sonuçlardan son derece heyecanlı olduklarını söyleyen araştırmacılar, yarattıkları teknik ile hücrelerin kontrol mekanizmasını açıklayacak bir “kullanım kılavuzu” yaratılabileceğini belirtiyor.
Resmi adı ‘microarray’ (mikro dizilim) olan gen çipi, DNA’nın hücrelere verdiği emirleri anlamak için kullanılacak. Tekniğin parçaları biraraya getirebileceğini ifade eden Young, bu parçalara etki eden kontrolleri de belirleyebilecek.
Söz konusu kontrol mekanizmaları belirlendiğinde özellikle kanser hastalığı üzerinde çok daha fazla bilgi edinmek mümkün olacak. Hücrelerin kontrol dışı bölünmesi ile meydana gelen kanserin, DNA’daki bir hatadan kaynaklanıyor olabileceği sanılıyor.
Genlerin açma-kapama düğmeleri görevini gören bu mekanizmaya, pek çok kanser türünde çok etkin bir rolü bulunan p53 geni de dahil. Bilim adamları bu düğmelerin yaklaşık 600 tanesini belirledi; ancak şimdi hangi düğmenin hangi geni kontrol ettiği araştırılıyor. Whitehead Enstitüsü’nün çalışması bu aşamada değer kazanıyor. Elde edilen dizilim sayesinde bütün bu çalışma bir anda yapılabilir.
Genetik mutasyon ömrü uzatıyor
Meyve sinekleri üzerinde yapılan araştırmalar, yaşam süresini uzatacak ilaçların üretimine imkan verebilir. 15 Aralık— Araştırmacılar, meyve sineklerinde “Henüz ölmedim” diye adlandırdıkları bir genin mutasyonunun, ömrü iki katına çıkardığını belirledi. Buluş, yaşam süresini uzatmaya, hatta kilo verdirmeye yönelik tedavilerin geliştirilmesine yardımcı olabilir.
Connecticut Üniversitesi Sağlık Merkezi uzmanları, meyve sinekleri üzerinde yaptıkları genetik çalışmalardan çarpıcı sonuçlar elde etti. Belirli bir genin yapısıyla oynayan ve geni tek kromozomlu forma dönüştüren bilim adamları, ortalama yaşam süresi 37 gün olan meyve sineklerinin ömrünü 70 güne kadar çıkardı. Bazı sineklerin 110 güne kadar yaşayabildiği görüldü.
Araştırma ekibinin başkanı Dr. Stephen L. Helfand, aynı genin insanda da bulunduğunu söyleyerek, çalışmanın ilerde yaşam süresini uzatacak tedavilerin yapılmasına olanak verebileceğini belirtti. Bu durumda ortalama insan ömrü 150 yıla kadar çıkabilecek.
Gen mutasyonu, hücre bazında kalori tüketimini azaltarak, diğer bir deyişle hücrelere diyet uygulayarak yaşamı uzatıyor. Helfand, buradan yola çıkarak, gelecekte yaşam süresini uzatırken kilo kontrolünü de sağlayan ilaç üretilebileceğini belirtiyor.
Helfand ve ekibinin çalışmasının en önemli noktalarından birisi de, sadece yaşam süresinin uzamakla kalmayıp, aynı zamanda yaşam kalitesinin de artması olarak göze çarpıyor. Yani yaşam süresinin uzaması, boş bir temel üzerinde gerçekleşmiş değil: aktif yetişkinlikl hayatı da uzuyor ve yaşlanma süreci geciktiriliyor. Daha önce yapılan benzer çalışmalarda ömrü uzatılan hayvanların canlılık ve enerjilerinden kaybederek bu bedeli ödediklerini hatırlatan Helfand, bu araştırmada ise daha uzun ve daha verimli bir yaşam süren sineklerin, yaşamlarının ileri seviyelerinde bile hala zindeliklerini koruduğunu belirtiyor.
Çalışmada, dişi sineklerin ileri yaşta da üremeye devam ettikleri belirlendi. Normal bir yaşam süresinde ortalama 1,300 yumurta bırakan sinekler, ömrüleri uzadığında 2,000 yumurta bırakmaya başladı.
Bilim adamları şimdi metabolizmayı aynı şekilde çalıştıracak bir ilaç üretmenin yollarını araştırıyor. İlaç oluşturulduktan sonra önce hayvanlar üzerinde test edilecek
Kimlik kartından sonra ‘kişilik kartı’
Nobel Tıp Ödülü sahibi İsveçli Arvid Carlsson’a göre, nüfus kağıdı ve belki de genetik kimlik kartla birlikte, 10 yıl sonra herkesin özel bir ‘kişilik’ kartı da olabilecek8 Aralık— Arvid Carlsson, pazar günü Stokholm’de düzenlenecek Nobel Tıp Ödülü töreninden önce yapılan geleneksel basın toplantısında, sofistike görüntüleme teknikleri sayesinde beynin içinin fotoğrafının çekileceğini; hüzün, mutluluk, kaygı gibi durumların beyinde bıraktığı izlerinin saptanabileceğini belirtti
Tıp dalında bu yıl Eric Kandel ve Paul Greengard ile birlikte Nobel ödülüne layık görülen İsveçli farmakolog Arvid Carlsson, Stokholm’deki Karolinska Ensititüsü’nde düzenlenen basın toplantısında, “Nöroloji dalında - özellikle de beyindeki yaklaşık 100 milyar hücre arasında mesajları taşıyan moleküllerin incelenmesi konusunda - kaydedilen gelişmeler sayesinde farklı kişilik yapılarını belirlemek mümkün olacak” dedi.
Pazar günü Stokholm’de düzenlenecek bir törenle ödülünü alacak olan Carlsson, 10 yıl içinde, herkesin beyninin “fotoğrafının çekilebileceğini”, beynin biyokimyasal profilinden yola çıkılarak farklı kişilikleri ayırdetmenin mümkün olabileceğini belirtti. Carllson, beynin içinde olan biteni görebilen sofistike görüntüleme tekniklerinin bu konuda yardımcı olacağını açıkladı. Bilim adamı, “Örneğin şizofreni hastası bir insanın modelini incelemek ve bazı ilaçların kullanımıyla nasıl değiştiğini görmek mümkün olabilecek” dedi.
Günümüzde beynin; duygular, öfke, kaygı, depresyon, neşe durumları ile bağlantılı en az 150 kimyasal sinyali biliniyor. Bunlar arasında dopamin ve serotonin en çok incelenenler. Psikolojik rahatsızlıklar ve psikiyatrik hastalıklar bunlara bağlı. Carlsson’a göre giderek daha çok kimyasal maddenin incelenmesiyle kokain, eroin ve alkol gibi zararlı maddelere bağımlılığı önlemek/tedavi etmek için ilaçlar geliştirmek mümkün olacak.
Cinsel yarışta gen silahı bulundu
Bazı hayvan türlerinin erkek ve dişileri arasındaki gözle görülür ayrımlar, sürekli gelişen bir evrimin sonucu.
Erkek meyve sineklerinin sürekli yeni renklere bürünerek dişilerin ilgisini çekebildiğini, bunun da pigmentasyona ve evrime neden olduğunu düşünen bilim adamları, gözle görülür bir evrimle karşı karşıya.
Pek çok hayvan türünün erkeği ve dişisi arasında gözle görülür bir ayrım bulunur. Bu ayrım özellikle kuşlar, balıklar ve bazı böcek türlerinde gözlenebilir; öyle ki iki cins birbirinden renk ve görünüm bakımından çarpıcı farklılıklar taşır.
Meyve sineğinin genetik yapısını inceleyen Wisconsin-Madison ve Washington üniversiteleri bilim adamları, cinsel farklılıkları yönlendiren genetik bir yapıyı keşfetti. Bilim dergisi Nature’da yayınlanan makalede, keşfin son derece önemli olduğu, çünkü hayvanların üreme sürecini kolaylaştıran bu sistemin neden ve nasıl işlediğini açıkladığı bildiriliyor. Buluş ayrıca zaman içinde meydana gelen genetik değişimlerin evrime dönüşümüne de ışık tutuyor.
Howard Hughes Tıp Enstitüsü’nde genetik profesörü olan makalenin yazarı Dr. Sean B. Carroll, türler arasındaki temel farklılığın DNA’ya bağlı olduğunu hatırlatarak, söz konusu genetik devrenin sinek türleri arasındaki temel farklılıkların sebebi olduğunu da açıklıyor.
YENİ BİR EVRİM
Meyve sineklerinde iki cinsi görsel açıdan ayıran en büyük farklılık vücut pigmentasyonunda yatıyor. Erkeğin sırtının uç kısmı yoğun şekilde pigmentliyken, hayvanın dişisinde pigment bulunmuyor. Bilim adamları bu görünümün oldukça yeni gerçekleştiğini belirtiyor. Söz konusu farka yol açan gen, erkeklerinde pigmentasyonun olmadığı, her iki cinsin de birbirine benzer görünüme sahip olduğu diğer sinek türlerinde de bulunuyor.
Darwin’den bu yana süregelen bir teoriye göre, hayvanların ‘poatnsiyel partner’ olarak göze çarpmak için canlı renklere büründüğüne inanılıyor. Bu renklere bürünme, evrimin itici güçlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bulunan genin de yine cinsel seleksiyon yoluyla dominant hale geldiği ve bir evrimin gerçekleştiği düşünülüyor.
CİNSELLİK SİLAHI
Sineklerin çiftleşmelerini inceleyen bilim adamları, canlı ve görülmedik renklere bürünen erkek sineklerin, çiftleşme yarışında başarıya ulaştığını, bunun sonucunda da erkek sineklerin sürekli bir yenilik geliştirmeye mecbur olduğunu gözlemledi. Dahası, pigmentasyon sineklerde gerçek bir moda niteliği taşıyor - öyle ki yeni bir renk üretemeyen erkeğin hiç şansı yok. Yani renkler, seks yarışında güçlü bir silah.
Carroll, bu renk değiştirmenin evrime ve yeni türlerin doğuşuna olanak verdiğini savunmakta. Bu evrimin son derece süratli gerçekleşiyor olması ise, bilim adamlarının incelemelerini kolaylaştıracak önemli bir adım..
Geleceğin tedavi yöntemi; gen terapisi
Tek bir genin zarar görmesinin, hemofili, kansızlık ve Huntington’s hastalıkları gibi 4 bine yakın hastalığa neden olduğunu belirten Mayo Clinic uzmanları, gen terapisi yöntemiyle eksik ya da zarar görmüş genlerin sağlıklı kopyalarıyla değiştirilerek bu hastalıkların tedavi edilebileceğine ya da önlenebileceğine dikkat çekiyorlar
Gen terapisi uygulamalarının üç farklı şekilde gerçekleştirildiğini belirten Mayo Clinic uzmanlarından Dr. Stephen J. Russell, bu yöntemleri şöyle sıraladı:
Tek bir genin kusurlu olması sonucu meydana gelen hastalıklarda zarar görmüş ya da kusurlu genler yenileriyle değiştirilir. Örneğin, cystic fibrosis (genetik solunum ve sindirim sistemi bozukluğu) adı verilen hastalıkta tek bir genin eksik olması ciğerlerde kalın bir mukoza tabakası oluşmasına neden olur. Eksik gen, sağlıklı bir kopya ile değiştirildiğinde mukoza problemi ortadan kalkar.
Farmakolojik gen terapisinde; hücrelere gen enjekte edilerek vücudun eksik veya az sayıda ürettiği protein açığı kapatılır. Bu yöntem, bazı anemi türlerinin tedavisinde yararlıdır.
Kanser tedavisinde kullanılan hücreleri yoketme metodunda ise, hücrelere uygun genler enjekte edilerek kanserli hücreleri öldüren veya ilaçlara karşı duyarlı bir hale getiren protein üretiminin gerçekleşmesi sağlanır.
GEN TERAPİSİNİN UYGULAMA ALANLARINDAN ÖRNEKLER:
Yumurtalık Kanseri
Yumurtalık kanserlerinin yüzde 57’si, p53 genlerindeki kusurlardan kaynaklanmaktadır. p53 genleri, normal çalıştıklarında hücre gelişimini ve üremeyi kontrol altında tutarak tümör oluşumunu engelleyici olarak görev yaparlar. İleri derecede yumurtalık kanseri olan kadınlarda p53 gen terapisi yöntemini uygulayan uzmanlar, hastaların üçte birinin tümörlerinde yüzde 50 veya daha fazla oranda küçülme gözlemlemişlerdir.
Şeker Hastalığı
Şeker hastalığı gibi bazı hastalıklar da protein hap ile alınamadığı takdirde belirli aralıklarla vücuda enjekte edilmesi gerekir. Oysa gen terapisi yöntemi uygulandığı takdirde bir hücreye DNA enjekte edilir ve hücrenin protein üretmesi sağlanarak, hasta gün boyu iğne olmaktan kurtarılır.
Kalp Krizi
Kalp krizinde ise gen terapisi, atherosiklerozu (damarların kalınlaşması) önlemek ve yeni atardamarları geliştirmek için kullanılır.
Prostat kanseri geni ayrıldı!
Kimin prostat kanserine yakalanma riski olduğu saptanacak.
İngiliz bilimadamları, prostat kanserine neden olan geni diğerlerinden ayırmayı başardıklarını açıkladı. Bilimadamları, bu gelişmeyi prostat kanseriyle mücadelede önemli bir adım olarak işaret ettiler
İngiliz bilim adamları, ülkede erkeklerde en çok ölüme yol açan ikinci kanser tipi olan prostat kanserine neden olan geni diğerlerinden ayırmayı başardıklarını açıkladılar. Bunun prostat kanseriyle mücadelede önemli bir adım olduğuna işaret edilirken, söz konusu gelişmenin doktorlara kimin ileriki yıllarda prostat kanserine yakalanma riski bulunduğunu erken anlama imkanı sağlayacağı belirtiliyor.
GSTP1 ADLI GEN TÜRÜ
Tümörün tipine göre, tedaviye nasıl bir yanıt alınacağının anlaşılmasının da mümkün olacağını belirten bilim çevreleri, GSTP1 adlı genin bir türünü taşıyan erkeklerin diğerlerine oranla 2 kat daha fazla erken yaşta prostat kanserine yakalanma riski taşıdıklarını kaydettiler.
Araştırmayı yapan ekibin başında yer alan Dr. David Dearnaley, “Bu gelişme doktorlara prostat kanserine yakalanma riski bulunan kişileri bilme imkanı veren son derece heyecan verici bir gelişme” dedi.
İstatistikler, prostat kanserinin İngiltere’de her yıl 19 bin 500 erkeği etkisi altına aldığına ve bu kişilerin 9 bin 500’ünün hastalık yüzünden hayatını kaybettiğine dikkati çekiyor. Söz konusu gelişme, aktrist Judie Dench ile MI5’ın eski şeflerinden kadın ajan Stella Rimington tarafından dün hizmete açılan Avrupa’nın ilk Erkek Kanserleri Araştırma Merkezi’nde açılış sırasında duyuruldu.
Şeker hastalığına genetik tedavi
Kemirgenlerde başarılı oldu, insanlar üzerinde denenmesi için 7 yıl beklemek gerekecek.
Nature adlı bilim dergisinin haberine göre Kanadalı uzmanlar, kemirgenler üzerinde yaptıkları deneyler sonucunda “tip 1” diye adlandırılan şeker hastalığı türünü “genetik tedavi” yöntemiyle yenmeyi başardılar
Kanada’nın Calgary Üniversitesi araştırmacıları şeker hastalığının ‘tip 1’ adı verilen türünü genetik tedavi ile durdurdular. Kemirgenler üzerinde yapılan deneylerden alınan sonuçların şeker hastalığı tedavisinde çok önemli bir başarı olduğu ve hiçbir yan etkisi bulunmadığı belirtildi.
Vücutta insülin eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkan şeker hastalığının 2 tipi bulunduğunu kaydeden uzmanlar, “tip 1” olarak adlandırılan türün gençlerde rastlanan şeker olduğunu, “tip 2” nin ise genellikle 45 yaşın üzerindeki insanlarda görüldüğünü belirtiyorlar. Şeker hastalığının “tip 1” olarak adlandırılan türünü durdurmayı başaran Dr. Yoon başkanlığındaki uzmanlar, insülinin iki adet molekül zincirinden sadece birini aldıklarını ve buna, şekeri algılayan karaciğere ait bir element ve ufak bir albümin molekülü parçasını eklediklerini söylediler. Bunları insülin üreten gene yerleştiren uzmanlar, değişime uğrayan bu geni de, ihtiyaç halinde insülin salgılaması için kobayın karaciğerine koyduklarını kaydettiler.
Bu buluşla ilgili insan üzerinde klinik deneyler yapılabilmesi için en az 7 yıl beklenmesi gerektiğini söyleyen uzmanlar, bu süre zarfında hastalığın halen günlük insülin iğneleri ya da pankreas nakliyle tedavi edilmeye devam edileceğini hatırlattılar.
Hasarlı beyin hücreleri kök hücrelerle onarılacak
İnsan kök hücreleriyle farelerde beyin hücreleri yenilendi
Kanadalı bilim adamları, insan kök hücreleriyle farelerde hasarlı beyin hücrelerini yenilemeyi başardı. Multiple Sklerosis olarak bilinen ve beyin ile omurilikteki sinir liflerini etkileyerek sinirlerin normal elektrik iletişimlerinin aksamasına ve kişide kısmi felçlere, duyu kayıplarına yol açan hastalığın ileride kök hücreleri ile tedavi edilebileceği açıklandı. Araştırmalarda, ceninden alınan insan kök hücrelerini laboratuarda çoğalttıktan sonra kullanan bilim adamları, aşılanan kök hücrelerin hastalıklı hücrelerin miyelin zarını onardığını ve farelerde hastalığın